Abdullah Avcı göreve geldiğinde ülke genelinde pozitif bir hava hakimdi. Bunun nedeni oyuncuları tanıyan ve gelecek için umut veren bir antrenör olarak, Hiddink döneminde uzaklaşılan takım olarak arzulu oynama havasını geri getireceğine inançtı. Burada Hiddink dönemine bir parantez açmadan Avcı dönemine bakmak yanlış olur.
Öncesi
Fatih Terim 2008'de önemli başarı elde edilmiş olsa da o zaman ortak kanı bunun bir sistem ya da taktik sonucu değil üst düzey motivasyon ve mücadele ile tabir yerindeyse zorlaya zorlaya yakalandığı idi. Hiddink göreve geldiğinde bu düzensizliğin yerini düzenin ve işleyen bir sistemin alması beklentisi hakimdi. Fakat Hiddink ile Türkiye aşısı yine tutmadı. Sonuçta ulaşılan play-off turu ile gelinen nokta aslında Türkiye'nin milli futbol geçmişine çok da ters düşmeyen bir yerdi. Fakat ortaya konan oyun ve olmayan mücadele işin sonunu getirdi. Hiddink'in en büyük yanlışı göreve geldikten sonra bir şeyler başarabileceği inancını kaybetmesi ve bu şekilde hareket ettiği için hiçbir çözüm üretmemesi idi. Hatırlanacağı gibi Hiddink demeçlerinde genelde Türkiye'nin eksiklerinden bahsetmişti. Bu eksiklerin aslında herkes halen farkındadır. Fakat işin başına birşeyler başarmak için oturmuş birinin eksikleri sayıp, bir gayret göstermeden "benim adım Hıdır, elimden gelen budur" yaklaşımı sergilemesi tasvip edilir bir durum değil. Bu sadece futbolda değil, profesyonel hayatın her yerinde böyledir. Hiçbir iş yerinde "efendim şöyle eksiğimiz var, bizde şu şu yetersiz" diyen bir eleman başarılı kabul edemez. Takımın başındaki kişinin eksiklerle beraber artıları da listeleyip kuvvetli olan yanları ön plana çıkaracak çözümler üretmesi gerekir. Hiddink de eğer takım bireysel taktik açısından zayıf ise bundan bahsetmeyi bırakıp, önceki nadir başarıları getiren yüksek konsantrasyon, patlayıcı güç, rakibi bozan sert mücadeleci yapı gibi yanların üzerine gitmeliydi. Bunlar yapılmayınca eksikleri ortaya dökülüp artıları silikleşmiş bir takım bırakarak görevden ayrıldı.
Avcı tam bu esnada göreve geldiğinde belki herkesin aklındaki Terim gibi sırf motivasyona dayalı oyun ile Hiddink'in bahsettiği organizasyona dayalı oyunu harmanlayabilecek, "bizden" ve modern bir teknik direktör kazanıldığı idi. Takımın gençleşeceği, modern anlayışa kavuşacağı, mücadele etmeyen isimlerin artık kadroya giremeyeceği düşünceleri ile göreve başlandı.
Bir dizi hazırlık maçı ve dört Dünya Kupası eleme maçı sonunda ortaya çıkan tablo ise hiç de beklendiği gibi değil. Şahsen Milli Takımın hazırlık maçlarını düzenli takip eden biri olmamakla beraber, denk gelmesi sonucu bu dönemki her maçı izlediğimi söyleyebilirim. Açık konuşmak gerekirse daha üçüncü hazırlık maçında birşeylerin doğru gitmediği hissediliyordu.
Orta alan verileri
Avcı dönemindeki 13 maçta 11 farklı oyuncu orta alanda kullanılmış. Burada çalışmada defansif ya da ofansif ayırmadan bakacağız bunlara, yani defansın önünde oynayan Mehmet Topal da, o maçlık sağ kanatta oynayan Umut da orta alan kabul edilecek.
Bu şekilde incelediğimizde ortaya çıkan bazı gerçekler şunlar:
- En fazla şans bulan oyuncu Arda.
- O'nu 9 maçla Mehmet Topal, 8 maçla Emre ve 7 maçla Sercan tercih ediyor.
- Selçuk 13 maçın ikisinde onbirde yer bulmuş fakat hiç biri resmi maç değil.
- Nuri 6 maçta ilk onbirdeymiş fakat hiç biri resmi maç değil.
- Arda ile beraber bütün eleme maçlarına (yani kayda değen maçlarda) oynayan oyuncu Emre.
Avcı, ilk birkaç hazırlık maçından sonraki Portekiz maçına 1-2-2 şeklinde Topal - Emre - Arda - Umut - Sercan dizilimiyle çıkmış. Bu maçta gelen galibiyet hoşa gitmiş olacak ki ilk resmi maç olan Hollanda deplasmanına aynı dizilimde sadece Umut yerine Tünay Torun kullanarak başlamış (bu maça kadar Tünay 11'de hiç denenmemiş). Sonraki Estonya maçında yine bir önceki Umut'lu dizilime dönmüş. Bir şablon ve ekip belirlenip üzerine gidilmiş olması istikrar açısından güzel tabi. Sonraki maç yine aynı şablon bu sefer Umut yerine Hamit'le oynanmış. Fakat bu maçta alınan mağlubiyet sonrası Avcı bir anda cinnet geçirmiş olacak ki Sercan'ı bir daha onbire girmemek üzere kesip, biraz da sakatlıkların etkisiyle Nuri, Mehmet Ekici, Tünay, Caner ve Emre'li bir kadro çıkarmış. Ondan sonraki iki hazırlık maçında da favori şablonuna geri dönmemiş. Yani 2012 Şubat'ından 2013 Şubat'ına gelene kadar yapılan denemeler ve 4 grup maçı sonrası başa dönülmüş ve bambaşka formasyonlar denenmeye başlanmış.
Emre Belözoğlu Meselesi
Bir sıkıntı şurada, değişim ve gelişim parolasıyla yola çıkılan bir takımın orta alanında değişmez oyuncusunun Emre Belözoğlu olmasını anlamak güç. Emre'nin kariyeri ve Fenerbahçe'nin oyununa yaptığı olumlu etki tartışılamaz. Fakat kendisi ile ilgili belki fark edilmeyen bazı önemli noktalar bence artık milli takımda olmamasını gerektiriyor. Bunlar:
- 2002 kadrosundan beri Emre hep sahada; ve milli takım o dönemden sonra ne zaman kalıcı bir orta saha hakimiyeti kurabildi? Yani ne zaman Türkiye orta sahası maçlara damga vuran (tek maçlık destanlar değil) bir dönem yaşadı? Favori olduğumuz maçlarda bile zorlandık. 2008'de yarı finale çıkılırken Emre ilk Portekiz maçında sakatlandığı için kalan maçların hiç birinde oynamamıştı. Yani Emre ile takım zaten bir gömlek yukarı çıkmıyor.
- Yaşı 30'u geçmiş ve sakatlık sorunları da yaşayan bir oyuncuyu yeni ve uzun bir yola çıkarken değişilmez adam yapmak ne kadar mantıklı? Madem değişimden bahsediliyor, uzun vadede bel bağlanmayacak elemanları kırmadan değiştirmenin tam zamanı.
- Emre'nin olduğu takımda başka bir orta alan lideri çıkması imkansız.
Oyun tarzı bir yana, kişiliği ile bu kadar ön planda olan bir adam varken
o orta alanı Selçuk ya da Nuri'nin idare etmesini beklemek hayal olur.
"Abi" anlayışına sıkı sıkıya bağlı Arda gibi oyuncular varken bu pek
mümkün değil
İnsan Bir Merak Etmez Mi?
Emre ile ilgili durum böyleyken bence esas hayret verici olan nokta başka iki isimle ilgili. Modern oyunla ilgili adımların atıldığı bu dönemde alternatifler arasında Almanya'da yılın oyuncusu seçilmiş, dünyanın en önemli kadrolarından birine transfer olmuş, oynamasa bile feda edilmeyerek Liverpool gibi başka bir devde kendine yer bulabilmiş Nuri Şahin var. Onunla beraber son iki senede zaten üst düzeyde olan oyununu iyice geliştirdiği görülen ve Avrupa standardında olduğu kabul edilen Selçuk da kadroda. Bu isimlerin olduğu listeyi ele alan teknik adam kim olursa olsun (teknik adam bile olmasa) "bu iki çift yönlü önemli oyuncuyu nasıl kullanırım acaba" diye düşünmesi ve deneme yapması beklenirken Avcı bu ikiliyi 12. maçına kadar hiçbir maçta direkt sahaya sürerek denemedi. Burada bu iki oyuncu beraber çok iyi oynarlar gibi bir fikirde ısrar etmiyoruz. Fakat en azından ikisi çok yumuşak kalıyorsa Topal'la desteklemek, yan yana ya da arkalı önlü denemek gibi çözüm arayışlarına gidilebilirdi. Terim'in Selçuk'u sol içe kaydırarak Sneijder ile beraber oynatmaya bulduğu çözüme bakınca Avcı'nın ilk günden beri bu iki önemli ismi kullanmayı hiç denememiş ve de becerememiş olması iyice göze batıyor. Bir de, bu olurken aynı anda referans olacak hiçbir kayda değer performansları yokken Tünay ve Mehmet Ekici denemesi yapılması iyice tüy dikmiş oluyor.
| İkisi ilk kez bir arada |
Hücum!
Forvet alternatifleri Avcı'nın en kuvvetli olduğu alan değildi göreve geldiğinde. Burak'ın şimdiki durumda olmadığını unutmayalım. Fakat ilk iki maçtaki Pektemek, sonraki iki maçtaki Umut ve de son iki özel maçtaki Mevlüt tercihleri dışında hiçbir oyuncu iki maç üst üste onbire girememiş. Burada yine yukarıda bahsedildiği gibi dayanaksız denemelerin Mevlüt'te yapıldığını görüyoruz. Milli Takım kariyerinde oyun ve skor olarak minimal düzeyde katkı yapan Mevlüt her daim ilk onbirde yer bulabiliyor.
Defans
En büyük istikrarın yakalandığı bölüm defans bloğu olmuş Avcı döneminde. En solda Hasan Ali ve en sağda Gökhan sakat olmadıklarında hep yer bulmuşlar. Gökhan'ın olmadığı durumlarda Hamit görev almış. Stoperde Ömer, Bekir, Egemen ve Semih dönüşümlü görev almışlar ama 4 resmi maçın üçünde tercih edilen Semih - Ömer ikilisi ön plana çıkmış. Fakat bu ikilinin ilk hazırlık maçında bir arada oynadıktan sonra 5 maç başka denemeler yapıldığını görüyoruz.
Defansı değerlendirirken bir yandan da akla gelmesi gereken nokta şu: oyuncu havuzunda zaten seçilecek pek alternatif yoktu. Yani Hasan Ali ve Gökhan'ın alternatifi olacak bir oyuncu zaten akla gelmiyordu.
Bütün bunlar ne demek?
Avcı'nın takıma yapmasını beklenen gençleştirme operasyonu ile kazandırdığı iki isim Semih ve Hasan Ali olarak görünüyor. Fakat onlar da zaten bütün oklar o tarafı gösterdiği için seçilmesi sürpriz olmayan isimler. Tabi orada da Selçuk'ta olduğu gibi beklenmedik yaklaşım olmadığı için sevinmek de gerekebilir.
Bunun dışında, monte edilmeye çalışılan diğer genç Sercan'ın ısrarla "çalımı basıp pozisyon yaratması" beklendi. Bu beklenti ile oldukça fazla şans bulan Sercan doğrusu pek de verimli olamadı ve önemli bir kontenjanı işgal ettiğiyle kaldı.
Diğer isimler olan Tünay, M. Ekici, G. Töre zaten oynadıklarında misafir oyuncu gibi kaldılar. Bu oyuncuların denenmesi zaten acaip bir durum değil. Ama bu denemeler için hazırlık maçları var; yürümediği o maçlarda görülmeliydi. Acaip olan bu denemelerin resmi maçlarda yapılması o arada değerli puanların kaybedilmesi.
Forvette zaten kısıtlı olan alternatiflerden fayda sağlanacak çözüm üretilemedi.
En önemlisi takıma belirli bir oyun felsefesi kazandırılamadı. 13 maç az bir sayı değildir. Bir lig sezonunun yarısına yakın demektir. En azından oynanmak istenen oyun tam olarak olmasa bile ortaya çıkmalıydı ve bizler "henüz tam işlemiyor ama zamanla şu şu iyi olacak" diyebilmeliydik.
Şu ana kadar:
- Gençleştirme yönünde bir adım atılamadı
- Vaz geçilmesi gereken isimlerden vaz geçilemedi
- Bazı isimlerde gereksiz ısrar edildi ve zaman/puan kaybedildi
- Ortaya tam bir ürün olmasa dahi en azından bir taslak, bir umut konulamadı.
Şu aşamada antrenör değiştirmek fayda getirmez, zaten kaybedilen kaybedilmiş ve daha iyi bir alternatif yok. Kalan maçlar da Avcı ile geçilecek. Önemli olan onun da bu sonuçları görmesi ve en azından bu dönemden dersler çıkarması.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder